29 Tem 09

Gündelik gündem konularında günde onlarca gazete, yüzlerce internet sayfa yazıları ve tv yorumları duymaktan bıktığımıza göre bu gündelik meselelerin özünde yatana baktığımızda karşımıza çıkan sorun “paylaşım” olduğunu görmekteyiz. Neyin paylaşımı? Mülkiyetin, hakkın, özgürlüğün, emeğin, kârın, kaynakların, maddi manevi bir sürü şeyin paylaşım kavgasını veriyoruz. Ana karnında insan canlısı olmaya başladığımızdan, fosilleşme sürecimize kadar bu kavgada bir şekilde rol alıyoruz. Kim kazanıyor derseniz ne elde eden ne de elde edemeyen tam kazanmış olamıyor. Tatminsizlik duygusu, elde edeni kazanmış yapmazken; kadercilik düşüncesi hiç elde edemeyenin tatminsiz tesellisi olarak kalıyor. Deştikçe ne kadar karmaşıklaşıyor şu öz mesele…

İnsanlar öyle paylaşım düzenleri uyduruyorlar ki adaleti bir tür afyon kullanarak sağlamaktan öteye gidemeden, eninde sonunda yönetici ve egemen zümrenin kayırıldığı bir sistem oturtmaktan öteye gidemiyorlar. Hele yirminci yüzyıldan sonra işin iyice cılkı çıkmadı mı? Bir yanda emeği ve toplumculuğu savunduğunu iddia ederek sömürgenlik yapan politbürolar, bir yanda serbest teşebbüsü ve bireyciliği savunduğunu iddia ederek sömürgenlik yapan batı tipi parlamentolar,… Halkları peşlerinden sürükleyerek birbirine cephe aldıranlar da onlar oldu, birleşip yeni dünya düzeni yaratırken halkları kürede kaynaştırmaya zorlayanlar da onlar… Bir ayrıl bir birleş, yamalı bohçaya çevirdiler canım dünyayı…

Arada en çıkıntı hareketler Batı’da 68’leri ve Doğu’da 89’ları da es geçmemeli. Ne istediğini tam olarak bilmeden, fakat istemediği net bir biçimde belirgin yığınların nümayişlerle başlayan kasırgalarına sahne oldu bu dönemler… Sonuç? Küreselleşen dünya ekseninde kaynaşmaya zorlanan ve tek talep altında birleştirilen yığına dönüştüler. Hoş hepimiz Komünizm çöktü, tek dünya Kapitalist Dünya diyoruz olur olmadık ancak Kapitalistler de alternatifsiz, rakipsiz, düşmansız kalınca ayakta kaldı mı sanki? Batıda entegre bahanesiyle tüketmekten başka bir işe yara(tıl)mayanlar ile Doğuda bir anda serbestliğe kavuştuğunu sanan ancak daha da sıkı ve fakir hayata sürüklenenler ekseninde ilerleyen ve yakınlaşmanın bir nefes kadar mesafeye indirgendiği bir dünya düzeninde bulunmakta değil miyiz? Nefes kadar yakın olanı yüzyıllardır sadece Tanrı olarak bilirken artık başkaları da eklenmeye başladı. Haa güçleri aynı orandadır değildir orası inanç ile ilgili bir mevzu ama yakınlık mesafesi artık abartılı olarak bu boyuta geldi sanki. Hala inanmak istemiyorum ama yaşananlar da bunu gösteriyor gibi.

İçiniz bu manzara karşısında tuhaflaştıysa enseyi karartmanızın lüzumu yok. Eğer aza kanaat ederseniz –yani, paylaşım pastasında daha fazla adil olunmasını, en azından insanın temel gereksinimlerinin belli ölçüde de olsa herkese sağlanmasını uygularsanız- çoğu bulursunuz, çokluk tabii manevi anlamda… Neyi mi bulursunuz sanki? Bir köşede bıraktığınız manevi değerleri bulursunuz sanki… Hatta bakarsınız fazilet, adalet, vicdan gibi değerler de bir bakmışınız sizi de kapsamına alıvermiş. Ütopik bir görüntü gibi ama bunu böyle bir dünyada bile düşleyebiliyor olmak zaten bir adım sayılır, gerisi de hepimizin yapısına kalmış. Pasta hepimize yetecek kadar büyük, yeter ki bunu görebilecek kadar bakış açısı sahibi olabilelim.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

08 Haz 09

İnsan, hayvanlardan aklı, kendini daha net kontrol edebilme yeteneği gibi birçok yönden ayrılıyor ancak doyumsuzluk bakımından hayvanlarla da kıyasıya rekabette olmayı da ihmal etmiyor. Doyumsuzluk derken cinsel anlamda değil, hayatın içindeki pek çok yönde kastedebiliriz: İş, aşk, maddiyat, maneviyat,… Kısacası doyumsuzluk vücüdumuzun temel hücrelerinden biri gibi küçük görünen fakat önemli etkiler de yaratabilen bir olgu.

Doyumsuzluk bize, hayatımıza, çevremize ve dünyaya neler katmış biraz bakalım mı? Ders başarı notu konusunda doyumsuzlar da dünya devlerini büyütme doyumsuzları da cinsel tatmin yönünden eşinden doyumsuzlar da bir öğünde dolu dolu yemek yemekten bıkmayanlar da hayatı öyle ya da böyle bir yanından ıskalamışlardır ve bir kısmı bunu fark edemeden ve doyumsuzluğunu da koruyarak göçüp gitmişlerdir, gitmektedirler de. En acı durum ise doyumsuzluklar nedeniyle kaybettiklerinizin yüzünüze çarptığı an olsa gerek. Bu tip anlar ise geri dönülmeyecek anlarda yaşanır.

Halbuki anlık da olsa doyumluluklar ne kadar mutluluk verebilir insana. Sevişmenin verdiği birkaç saatlik haz, birkaç lokma ile karnın bir süreliğine doyumunun verdiği haz, kendi ülkende barış ve huzur içinde yönetici güç olmanın verdiği haz yok mudur? Bunu yaşayanlar varsa çevrelerine de mutluluklarını ve gerekçelerini yansıtsın isterim çünkü tatmin olmayanlar mutsuzluklarını ve gerekçelerini fazlasıyla yansıtarak başkalarının da hayat alanını işgal ediyor, hatta doyumsuzluk denen mıknatısın çekim alanına itiyor.

Doyumsuzluklardan, serbestliğin içine edenlerden, bireyselliğin anlamını boşaltanlardan, tatminsizliğinin acısını başkalarından çıkaranlardan insanlar da dünya da o kadar bunalmış olsa gerek, artık dengeler bozulmuş durumda. Ekolojik, uluslararası, ulusal, toplumsal, bireysel, ruhsal, fiziksel her türlü yapı kapasitesinin üstünde sarsıntılar yaşıyor çağımızda. Buna dur diyebilecek olan da ancak toplu bir kanaatkarlık olabilir gibi görünüyor. Nasıl mı olacak bu? Her ateş, cirmi kadar yer yakacak. Evet evet, atalarımızın dediği gibi “Ateş olsan cirmin kadar yer yakarsın.”. Neden onlara kulak vermeyelim? Hem toplulukları etrafında toplayan inançlarda da özünde bir kanaatkarlık yok mu çarpıtılmış veya çelişkilerle dolu da olsa? Bu kavramı doldurmak bireylerin elinde, önce kendilerince “kanaat” kavramını yaratanlar bunu çevrelerindeki diğer “kanaat” kavramlarıyla çarpıştırarak, çatıştırarak “kannat etmek” üzerinde uzlaşamaz mı öyle ya da böyle?

Ütopik görünüyor olabilir ancak sadece ekonomik ve politik yanı görünen “Küresel Kriz”in hayatın her alanında, yerkürenin insan eli değen her metrekaresinde öyle ya da böyle yaşandığı ortadayken bundan çıkış yollarını da düşünmek gerek. Bu, çürütülebilir bir çözüm olsa da en azından bu konuda kafa yorulduğunun bir işareti. Hem ampul denilen şey ilk deneyde mi bulundu sanki? Bilmemkaçbininci deney sonucu ortaya çıkmadı mı o meret? Bakarsınız çözüm de bilmemkaçmilyonuncu düşüncenin çıkardığı ütopyadan doğar? ;)

Etiketler: , , , , , , , , ,