04 Nis 08

öyle valla
dün gece bi oyun atim dedim
sonra derse otuyrurum
lan bi kötü yenildik ki
gaza geldim
dedim tamam bi oyun daha
bu sefer yeneriz
artk
yatarım
ya da çalışırım ben de
onda da yenildik mi a.q
canım bi sıkıldı
sonra oturdum bi saat ders çalıştım 3te yattım

sonra uyandım sabah yeniden uyudum uyandım yeniden uyudum
dedim sonra kalkayım ders bakayım biraz da lazım tabi
çalıştım falan
okula gitmek lazım sınav için bir de
çıktım gittim okula
sonra takvime bakayım da ne göreyim
meğer sınav yarınmış…

Etiketler: , , ,

25 Şub 07
Kimsenin özel isteği olmadan, space’imden…
Reşit olduk valla, ama gel gör ki bir kez daha gördüm şu gerçeği: Hep yalnızlık var sonunda, yalnızlık ömür boyu
Doğum günümü bilmeyenler, hatırlamayanlar, birileri dürtmese hatırlamayacak olanlar, doğum günümde yanımda olamayanlar, olmayanlar, olsalar da keşke olmasaydı dedirtenler, orada olmaları bir anlam taşımayan insanlar…
İnsan bu kadar çok iyi gün dostunun yanında gerçek birilerine ihtiyaç duyuyor, ama nafile… Sevdiğine, sevgilisine sığınıyor bazen; ama onda da “ya kaçıp giderse bir gün” korkusu var. Bağlanamıyor insan, tamamiyle…
Kısacası dostlarım(?); ne 18in bir özelliği var, ne insanın doğduğu günün, ne doğduğu günün yıl dönümünün, ne de bunları hatırlamanın/hatırlayanların… Hepsi bahane; göstermelik ilişkilere randevusuz bir buluşma tarihi… Ne hatırlamış olmanın bir anlamı var, ne o günü iple çekmenin; ne unutmanın bir anlamı var, ne de gün geldiğinde kaçacak delik aramanın. Ne o gün geldiğinde arayan gerçek dostun, ne de unutan sevmeyenin; e o zaman ne anlamı var o günün? Neresi özel bunun?
Alkollü olunca daha yoğun hissediyor insan; daha mutlu oluyor, daha çok üzülüyor, daha çok kahkaha atıyor, daha çok midesi bulanıyor(:]), sorunları belki daha çok, belki de daha az takıyor kafasına… Hatta daha uzun süre güzel kalıyor belki de(malum, kaç saat oldu)…
Üzülüyor insan önüne çok önemli hedeflermiş gibi konan havuçları yakından gördüğünde; ne LGS (şimdiki adıyla OKS), ne ÖSS, ne 18 yaş ne de üniversite… Hiçbiri bir son değil, bir başlangıç da değil; sadece birer havuç. Sırtımıza bir sopayla bağlanmış, bizi hayatta tutan; hiçbir zaman yakalayamayacağımız ama yakalamak uğrunda bir ömür geçireceğimiz, aslında hep aynı olan ama sadece zamanla renk/şekil değiştiren bir havuç.
Daha önce havucunu kaybedip kendini öldüreni görmüş/duymuştum; ama ilk defa bugün duydum havucunu yakalamayı başardığı için intihar edeni. Amaçsız kalınca insan ya da bazen zifiri bazen alacakaranlıkta göremez hale gelince havucu, intihar ediyor. Hayatta kalmak için o havucu birilerinin bize sürekli göstermesine, parmağıyla işaret etmesine ihtiyacımız var galiba…
Ben havucumu kaybettim, hükümsüzdür; bulursanız “allah rızası için” getirin bana…

6.19.2006 12:48:03 – Ankara

Etiketler: , , , , , , , ,

31 Oca 07

Bundan 10 yıl kadar önce, yani ben 8 yaşındayken annemle babam boşandılar. Bu olaydan bir buçuk yıl sonra babam tekrar evlendi, iki yıl sonra da ilk kardeşim dünyaya geldi. Böylece hayatının ilk on yılını tek çocuk ve en büyük torun olarak geçirmiş olan ben; sonunda bir kardeşe sahip olmuş oldum. Bunu annemin evliliği ve ikinci kardeşimin doğumu, ardından da babamdan olan ikinci, toplamda üçüncü kardeşimin doğumu takip etti…

Hayatımdaki değişimi düşünün bir, ilkokuldayken tek ve yalnız olan ben, daha liseye başlamadan 3 tane kardeş(?)e sahip olmuş, bir anda çoluk çocuğa boğulmuştum… Selin’e bakıcılık yapmak, Lara’nın altını değiştirmek, Burç’u uyutmak derken o birlikte hiç oyun oynayamadığım kardeşlerim benim için kardeş olmaktan çıkmış, belki bir evlat, belki de bakıcılığı yapılan sıradan birer bebek haline gelmişlerdi. Bana bir getirileri olmadığı gibi, bana yönelmesi, beni şımartması gereken ilgiyi üzerlerine çekiyorlar; bunun yanısıra bana yoktan angaryalar üretip canımı sıkıyorlardı.

Peki ben ne yapıyordum? Annemin evliliğiyle başlayan umursamazlık furyasını devam ettirip, bu hislerimi göz ardı ediyor, onlara elimden geldiğince bakmaya çalışıyordum. Bu umarsızlık zorluklara karşı tahammül edebilmemi kolaylaştırıyordu elbette; ancak diğer bir getirisi olan hissizleşme gerçek anlamda onlara karşı duygusal bir şeyler hissedebilmeme engel oluyordu. Başka bir dünyada yaşarken, bu dünyada olanlara karşı yeteri kadar duyarlı olamazsınız ne de olsa…

Ha bir de şu tartışma var tabii, kardeş kimdir? Etimolojik kökenine baktığımızda aynı karında büyümüş olan iki bireye işaret eden bu kelime, medeni hukuka göre aynı erkeğin yumurtalıklarından yola çıkmış iki spermin oluşturduğu bireylere tekabül ediyor. İlk tanımdan yola çıktığımızda sadece tek bir kardeşe sahipken, ikinci tanımı ele aldığımızda iki kardeşim oluyor. Genel ailevi duygular ve söylemler ele alındığında ise anne-baba farketmez ikisinden birinden doğmuş olan tüm çocukları kardeş kabul etmemiz gerektiği argümanı ise günümüzde çok popüler ve yerleşmiş durumda. Hatta bugün benim de aynı şeyleri “söylemde” kullandığımı söylemek yanlış olmaz. Fakat daha önceden de belirttiğim gibi, nedeni gerek çocukca kıskançlıklar olsun, gerek psikolojik çözümlemelerle elde edilebilecek veriler; ben kanunen ve/veya etimolojik olarak kardeşim sayılan insanlara gerçekten o gözle bak(a)mıyorum. Benim asıl “kardeşim” saydığım insanlar -eğer onlar da kabul ediyorlarsa- benimle aynı içki masasına oturmuş, benimle kadeh/maşrapa/şat/her-ne-boksa tokuşturmuş, bana içini dökmüş insanlardır… Evet belki saçma ya da gereksizlik derecesinde şairane bir bakış açısı olabilir; ancak bana dayatılan kardeşlerimi kardeş gibi görmediğimi söylemişken, kendi isteyeceğim kardeş profilini çizmeden işin içinden sıyrılmak olmazdı değil mi?

Rusya’da yaşayan iki kız kardeşim var; onlar için geleceğe baktığımda endişeliyim. Rusya’da büyüyen bir rus kızı, bir Türk’ün bakış açısında tehlikededir çünkü. Pusuya yatmış bir çok sinsi erkek onları bekleyecektir ergenliğe giden yolda -ve sonrasında- ayrıca benim de bu konuda bir şeyler yapmam gerekecektir… Peki ya Türkiye’deki erkek kardeşime ne demeli? Bir Türk’ün gözünde bir abinin yapması gereken şey kardeşine yol göstermek, ona hayatı öğretmektir değil mi? Peki ben bir yandan Rusya’daki kız kardeşlerimi erkeklerden korurken, burda bir yandan erkek kardeşime kızları nasıl tavlayacağını anlattığım anda kendi kız kardeşini pazarlamaya çalışan bir pezevenkten ne farkım kalacak?

Hadi entellektüel bir bakış açısından yaklaşalım olaya, her genç istediği şeyi yapabilir/yapma hakkına sahiptir diyelim. Bu koşullar altında kız kardeşlerimin yaşayacakları şeylerden büyük ölçüde rahatsızlık duyacağım kesin. Peki ya kısıtlamalar? Her şeyi kısıtlayan bir düzen kurulsa; ne erkekler ne de kızlar hiçbir şey yapmasalar? O zaman da pek çok şeyi yanlış da olsa yaşamış bir erkek olarak ben erkek kardeşim için üzüleceğim. Ona yaşattığım şeyler/dayattığım düzen için pişmanlık duyacağım. Çünkü en niyayetinde ben Türk kültürüyle yetişmiş bir erkeğim ve ne kadar düşünürsem düşüneyim; rahatsızlık duymadan her iki taraf için de uygun bir yol seçmem pek mümkün değil…

Bu noktada kendime eleştirim de şu; sanki kardeşlerimin hayatına yön verecek, onlara kurallar koyacak insan benmişim gibi konuşuyorum; ama aslında hiç kimse bana kız kardeşlerimi yetiştirirken “Berk ben bunlara ne diyeyim şimdi?” diye sormayacak… Bunlar sadece benim kendi iç çatışmalarım, içinde büyüdüğüm düzene olan eleştirimde birer argüman, kendimi düzeltme ve geliştirme yolumda birer egzersiz… Ama aynı zamanda da bir sorunsal; aynen “Kaç kardeşsiniz?” sorusuna verdiğim yanıt gibi: Üç kardeşim var; ama dört kardeşiz diyemem…

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

04 Oca 07

(S.Ak’ın isteği üzerine, forumdan)

Atatürk’ün yadsınamayacak bir despot kimliği vardır. Hadi despot sözcüğü sizde antipati uyandırmasın diye, monark diyeyim… Hatta ve hatta karşılığını da yazayım ki yanlış anlaşılmalar olmasın: “tek iktidar sahibi”

Tarihteki birçok (hatta neredeyse hepsi böyledir, çaktırmayın) devrim gibi Cumhuriyet Devrimi de bir azınlık tarafından yapılmış bir devrimdir. Halkın mevcut dönemdeki durmunu göz önünde bulunduracak olursak ve biraz da dünya siyasi tarihine bakarsak; TC tarihinde de zor durumdaki halkın bir “tek adam” yarattığını ve bunun da normal olduğunu görürüz. Siz sanıyor musunuz o faşist dediğimiz Hitler’i zamanında tüm Almanya lanetliyordu? Siz sanıyor musunuz Hitler sadece yarattığı savaşlar sayesinde bu kadar popüler oldu. Ya da siz sanıyor musunuz ki Hitler Yahudi Soykırımından başka hiçbir şey yapmadı? Hitler Versay ile Almanya’ya dayatılan 56milyar dolarlık savaş tazminatından kurtarmıştır. Bu kadar zor durumda olan bir millet de tabii onun verdiği gazı da alıp coşmuştur falan filan… Yani diyeceğim o ki Faşist İtalya’da da, Faşist Almanya’da da yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ndekilere çok benzeyen uygulamalar, olaylar görebilirsiniz.

Peki bu Atatürk faşistti mi demek oluyor? Elbette hayır; ancak bunun mazereti aklımıza ilk gelen sebeplerden doğmaz.

Bunun ilk nedeni bir insanın faşist olamayacağı gerçeğidir, çünkü faşist her şeyden önce insanlar için kullanılan bir sıfat değildir. Faşizm bir sıkıyönetim durumudur, halkın belli bir dikatör kesim tarafından adil olmayan biçimde yönetilmesi ve kısıtlanmışlık halidir. En sağlıklı tanımı ancak İtalya ve Almanya’nın 20. yy siyasi tarihlerini iyice inceleyerek yapabileceğimiz gerçeğini bir yana bırakırsak, bir nevi rejim olarak tanımlamak sanıyorum kısa vadede kafalarda bir şeylerin daha iyi şekillenmesini sağlayacaktır. Yani kısacası, nasıl ki Atatürk için “O çok demokratik biriydi” diyemezsek, faşist biriydi de diyemeyiz. O çok yakışıklı bir kadındı gibisinden bir şey demiş oluruz.

O halde ne deriz? Olsa olsa faşizan diyebiliriz. Ancak gelin görün ki bu haliyle de katılmıyorum görüşe. Bu girişle de Atatürk’ün neden “faşizan” biri olarak tanımlayamayacağımıza gelelim. Cevap çok basittir; mevcut durumu tüm etkenlerden bağımsız olarak ele alıp tanımlamaya kalkarsanız, evet dönemde sert uygulamaları görebilirsiniz. Ancak durumu geçmişiyle birlikte etraflıca düşünecek olursanız yeni kurulan bir devletin ilk safhada kendi içindeki tehditleri yok etme mekanizmasını mazur görebilir, meşruti de olsa monarşik bir yönetimden çıkmış halka demokrasiyi sunmadan önce, halkı ve verilecek olan demokrasiyi süzgeçten geçirme işlemini de yerinde bulabilirsiniz.

İstiklal Mahkemelerinin uygulamaları tamamen devrim zamanı uygulamalarıdır. Buna bir sözüm yok, ancak bir isyan anında silahlı karşılık verilmesi doğaldır ve yeni kurulmuş olan bir devletin bu tip uygulamalar olmadan Anadolu gibi bir coğrafyada ayakta kalması beklenemezdi diye düşünüyorum.

Kaldı ki bahanelerle, yapılan anti-demokratik uygulamaları meşru (haklı) göstermeye çalışmayı da bir yana bırakırsak, Atatürk’ün şu anki demokratik sisteminin temelini attığı gerçeğinin farkına varmak bile onu bu faşizanlık suçlamalarından aklamaya yetecektir kannımca. Zira ne Hitler’in ne de Mussolini’nin başta oldukları dönemlerde demokratik inkılaplardan bolca yaptıkları söylenemez…

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

24 Eki 06

Din nasıl ki toplumlara afyon etkisi yapıyorsa, aşk da bireyler üzerinde aynı etkiyi gösteriyor… İnsan bir kere aşık oldu mu, uyuşmuşluğu geçene kadar önüne ne koyarsan koy mideye indiriyor. Yemek seçmiyor, önüne konan şey yeterince yıkanmış mı bakmıyor, hatta alkollü içecekleri bile birbirileriyle karıştırıyor… Hal böyle olunca ye ye bir yere kadar, değil mi pirim? İşte o bir yerden sonra afyonun etkisi geçiyor, insanda hazımsızlık başlıyor bu sefer de… Artık kusar mısın, mide hapı mı alırsın, yoksa o ağrıyı unutmak için biraz daha mı afyon alırsın o sana kalmış; fakat benim bildiğim şey şu: Bu aşk denen meret en baba kimyasal uyuşturucudan da beter bağımlılık yapıyor. İnsan bir kere tatmayagörsün bu naneyi, her seferinde farklı olan tadı ne kimi zaman ne kadar acı da gelse, insanın midesini de bulandırsa, onu ölümün eşiğine de getirse bir gün karşısına yeniden çıktığında ona hayır diyemiyor… Geçmişte yaşananların bir hata olduğunu, ama bunlardan kendisine gerekli dersleri çıkarttığını söyleyip geçiştiriyor ve geçmişteki her şeyi unutup hayatında yeni bir sayfa açmaya kalkışıyor. Asıl sorunun, uyuşturanın aşkın ta kendisi olduğundan habersiz, suçu önceki insanlara yükleyip yeni bir bağımlılığa kucak açıyor…

Neyse, içelim biz…

Etiketler: , , , , , , , ,