30 Haz 07

Söz verdiğim gibi devam ediyorum…

Uygulamak zorundaydım yoksa kendimden parçalar kopmaya başlamışken kendimi diri diri mezara gömmüş olacaktım. Beden belki ben olacaktı ama ya ruh? Yılan mıyım ki kılıf değiştireyim,ruhumdan parçaları tümüyle kaybettikten sonra ne işe yarayacaktı o beden denen kütle? Tamam ruh denilen şey 21 gram olabilir ama her şey o 21 gram’ın içinde saklı değil mi? Beden de o 21 gramın ağırlığını,yaşadıklarını taşıyan ağır kütle sayılmaz mı? Yaşamak için bir sebebim vardı,kendimi keşfetmek ve bu arada her şeye rağmen hayata tutunmak. Bir şeye inandıysanız,gerçekten de yapamamanız için bir neden görünmüyor.

Ve o ekim akşamı… Ekim ayının son haftasındaki o malum an,kendimi konuşmaya hazır hissettiğim ve konuşmak istediğim ve de konuştuğum o anlar… O güne gelecek olursak,bayram ziyaretinde herkes bizimkilere bakıyor ve malum gerginliğe,onlardaki çöküntüye ve bendeki garip sakinliğe bakıyorlar ve bendenizi suçlayan konuşmalara,nutuklara girişiyorlar,hem de buna hakkı olmadığını düşündüklerim yapıyor ( Hakkı yok çünkü anlayıp dinlemeden sadece gözlemle yanılabileceğimiz o kadar çok anlar var ki hayatta… Şaşkın tavuklar işte… ). Ve akşam eve döndüğümüzde bendeniz bir patlama yaşıyorum. Sakin sakin başlayan konuşmam coştukça coşmam sayesinde öyle bir hal alıyor ki bizimkilerin o andan sonra bir süre kendine gelemediklerini söyleyebilirim. Bunu mu yapmak istedim? Hayır ama ne yazık ki bu tip konuşmalar asla ve asla planlandığı gibi olmuyor,olamıyor. Söylediğim şey kısaca ruhen ölmeye başladığımdı o günden beri. Yalan söylemek gibi bir şey yapamazdım,yapmak da istemedim. Doğru olan da buydu.

Konuşmamız bittikten sonra yaklaşık bir saat kendimize gelemedik. Babamı ilk defa o kadar sarsılmış gördüm,annemi ise ilk defa bu kadar toparlayıcı ( Kadınların gücünü küçümsemeyin beyler=D ). Ve akşam yemeğini yemeye oturduğumuzda kendimin çoğunluğunu kabul ettirdiği ancak onların da çekince ve koşullarını da ortaya koyarak şekillendirdiğimiz kararlarımızı düşünerek dalgın bir akşam yemeğine oturduk.

İlk adım ev sahibini arayarak evden taşındığımı haber vermekle başladı. Ve 3 Kasım’da annemin gelip 5 Kasım’da eşyaların bir kısmını Eskişehir’e götürmesiyle. Bu arada bu kararımı ilk Serhan’la paylaştım. :D Ardından çok yakın dostlarımla… İstanbul’dakilerle konuşmak,Eskişehir’dekilerle konuşmamdan zor oldu doğal olarak. Beni orada tutmak için neler yapmaya kalkmadılar ki…=) Sonunda üzülseler de anladılar gitmem gerektiğini. 6 Kasım 2006′da, Bülent Ecevit’in aramızdan ayrıldığı gün onlar da beni okuldan uğurluyorlardı,okulun o soğuk,elektriksiz,kaloriferin çalışmaması yüzünden montla oturup sadece çay içebildiğimiz,yağmurun bardaktan boşanırcasına yağıp herkesi İstanbul’da tepeden tırnağa ıslattığı o günde… Okul çıkışı yakalandığımız yağmur nedeniyle Simit Sarayı’na sığınıp bir süre kaldıktan sonra gideceğimiz yerlere dağıldık benim zorumla. Dayanacak gücüm o kadardı.

7 Kasım’da yaptığım bir kısa tanıdıklar turu,birkaç akraba ziyareti,bir Kadıköy gezisinden sonra 8 Kasım sabahı saat 10.00′daki Başkent Ekspresi treniyle İstanbul’dan uzaklaşıyordum. Ne güzel tesadüftür ilk adım attığım istasyon Bostancı,beni uğurluyordu geldiğim yere.

Komşularımın ise son anda haberleri olduğu için bana önce darıldılar ama sonrasında onlara bir ziyaret etme sözü aldılar benden,barıştılar. Ne de olsa apartmanın tek üniversiteli göçebe öğrencisiydim.=D Kıyak yapsınlar bana biraz dimi. ;)

Daha bitmedi…

Etiketler: , , ,

26 Haz 07

“Hayat,hem mutlulukların hem de hüzünlerin bahçesidir.” diyordu yıllar öncesinde bir arkadaşımdan aldığım bayram mesajı. Doğru,hayatta aynı anda mutlu olurken bir anda üzülmek mümkün. Bunu saniyeler farkıyla 20 Ağustos 2005 günü yaşadım,hem de saniyeler farkıyla. Ölümcül bir durum değildi belki ama hayatım boyunca unutmamın zor olacağı,kendim için dersler aldığım,hayatımı farklı bir yönde şekillendirmeme neden olan ve beni olgunlaştıran sürecin başlangıç tarihi bu. Pek çok insanın üniversiteyi kazandığı için sevinçten ağladığı,oynadığı,çığlık attığı anlarda bendeniz lanet ediyordum kazandığıma (yanlış okumuyorsunuz,lanet ediyordum). Nedeni ise babamın kazanmama sevinmek yerine bir anda evden cenaze çıkmışa dönmesi diye kısaca tarif etsem ve kısa bir nezaket tebriğini saatler sonra sıcak yaz günüyle alakasız bir biçimde emrivaki yapılmış birinden alır gibi aldığımı söylemem yeterli olsa gerek. Annemi sorarsanız ne yapacağını şaşırmış durumdaydı ama pasif kaldı,doğru muydu bilemiyorum,sanırım evlenip evlat sahibi olduğumda anlayacağım bunların doğruluğunu.

İşte hikaye bundan sonra başlıyor. Kazandığıma lanet ettiren insanlar bir anda hayatımı kendi isteklerince şekillendirmeye başladılar,sadece benim iyiliğim(?!) için. Zaten günlerdir şaşkın olmanın verdiği,hayalkırıklığının verdiği düşüncesizlikle aldırmıyordum ne planlayıp neye karar verdiklerine. İpleri de koparmak istemiyordum,düşünün o derece gergin bir ortam var tevazuma rağmen. İğrenç,iğrenç,iğrenç. Kaydolduğumda “Hayırlı olsun” diyen ve üniversitemde nadiren rastlayacağım bir güleryüzlü memurun tebriği olmasa anlamıyordum üniversiteye başladığımı. Fazla romantizmin sonu hayal kırıklığıdır,hayal kırıklığının sonu da depresyondur.=P Geri kalan her şeyi kendilerine göre planlayıp hallettiler ve eylül sonunda bir kereye mahsus olmak üzere İstanbul’a beraber gelip eşyalarımı bırakıp gittiler sağolsunlar (buna da şükür diyor insan bu zamanlarda). Hayatımda en zor anlaştıklarımdan bir ev arkadaşı akraba da piyangodan çıktı. :D Ahaha şansa bak hele.=P Hiç kazanmasam daha hayırlı be.

Neyse nerede kalmıştık aylar ayları kovalar ve bendeniz o dışardan sıcak,süper görünen ancak içi soğuk ve itici ortama alışmaya çalışır(gerçekten değerli birkaç dostum ve o olmasa çıldırırdım),ev ortamını tıngır mıngır uydurmaya(?!) çalışır,ailesiyle minimum uzlaşma maksimum çatışma ve minimum görüşme (esk.e sık gelip de ailesiyle minimum görüşen bendim heral=P ) ile bir buçuk yılı doldururken… Bir anda gerilim bir gece ilk patlamasını yaşar ve bunun ardından yaklaşık 2 ay sonra gelen büyük patlama ile bir anda kendimle ilgili kararlar veririm. Ne pahasına olursa olsun kabul ettirecek ve uygulayacaktım.=)

Devamı gelecek…

Etiketler: , , ,

24 Haz 07

Dün yine 1991-1993 arasında çekilmiş olan videolarımı bulup izledik annemlerle. Nasıl kötü hissettim kendimi anlatamam. Yine o yıllara, hayatımın ilk 3 yılına dönmeyi deli gibi istedim. Tabii ki imkansızı arzulamak acıyı artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

İlk doğumgünüm… Annem, babam, halam ve eşi gencecik; ablam daha çocuk…Nedense her şey daha bir güzel gözüküyor. Çalan müzik, insanların konuşmaları, hareketleri; hepsi daha güzel başka bir hayata ait gibi.

2 yaşındayım. Ablam ödev yaparken ben de yanına oturmuş onun kitabındaki resimlere bakıp “Mama, çocuk, Atatüyk, bayyak” gibi yorumlar yapıyorum. =) Bir de saf bir bakışım var ki… İnsanın kendi çocukluğunu çocuğu gibi sevmesi ne garip şey.

3 yaşındayım. Ablamla röportaj yapıyoruz. Annemin babamın yaşını soruyor, hepsine “iki” diye cevap veriyorum. =) Sonra da kalkıp Levent Yüksel’in “yeter ki onursuz olmasın aşk” şarkısını söylüyorum, hem de hiç detone olmadan. :D Daha sonra legodan yaptığım adamı kameraya gösteriyorum, ablam da arkada org çalıyor. O küçük odayı nasıl özledim anlatamam. Oda hala aynı oda ama bir o kadar farklı. Ama 10 yıl sonra geriye döndüğümde herhalde bu yıllar için de aynı şeyleri hissedeceğim.

Keşke hiç büyümeyip çocuk kalabilsek, çocuk olmanın saflığı ve masumiyeti o kadar tatlı ki…

Etiketler: , , , , , ,

23 Haz 07

Tik-tak,tik-tak,tik-tak…Eskiden vardı bizde böyle sarkaçlı saatlerden.O yuvarlak şey bir sağa bir sola giderdi,tik-tak.Oturmuş (yine) Anathema dinlerken aklıma geldi birden.Yaşamım,yaşadıklarım -belki de herkesin böyledir,bilmiyorum- bu saatin sarkacına benziyor.

Mutluluk ile Üzüntü arasında gidiyor hayat.Olmayacak bir olayla çok sevinirken, çok acı bir haberle yıkılabiliyor insan.O üzüntüyü yavaş yavaş atarken, ikinci bir tokat yiyebiliyor insan.Daha dün annesi “Oğlum çöpü döküver!” dediği için ona kızarken,şimdi iyi ki bu lafı,bu sesi duyabiliyorum diyebiliyor.Babasına,biricik kahramanına sarılıp “Herşey geçecek…” diyip,onun moralini yüksek tutup, odasına çekilip hıçkıra hıçkıra ağlayabiliyor.Sonra aklına geliyor.Bu hayat niye böyle acımasız?Bu sınav bu kadar mı kazık? “Yo hayır, sadece zor kısımdasın,hepsi geçecek.Herşeyin bir sebebi vardır.Bak bu kötü olayların ardından iyi olaylar gelecek…” Ve akabinde daha kötü olaylar diye düşünüyorsun.İlk günlerdeki yakarışların, duaların isyana dönüşüyor.Kabul etmemeye, artık bu yükü taşıyamayacağını düşünüyorsun.Karanlıkta kalıyorsun, daha da kararıyorsun.Dışarıya çıkarken suratına bir maske takıyorsun, ama içten içe eriyorsun.

Sonra hastanede üzeri çarşafla kapatılmış bir yatak görünce kafana dank ediyor herşey.Bu kadar basit işte…Çok değer verilen,çok önemli olan hayat, sana türlü türlü oyunlar oynayan hayat bu kadar basit işte.Az önce gülüp eğleniyordu belki o yataktaki…Ya da hasta yatağında birşeye sinirlenmiş,birilerini kırmıştı.Hayat böyleydi,ne zaman ne olacağı belli değildi.Bunları düşünüyorsun, ve suratına bir gülümseme yayılıyor.Hayır maskeni çıkartıp atmışsın.Kalkıp ışıkları yakıyorsun.İşte bu!

Hayat madem böyle birşey;üzülmeye , üzmeye ne gerek var.Olacak şey oluyor işte, Scrubs’ın girişinde çalan “Superman” şarkısındaki gibi, süpermen değilsin ki durdurabilesin.Tek yapman gereken,önemsememen.Üzülmeli elbette,ama şu hayatta hayatını ne kadar yaşayabilirsen,ne kadar gülebilirsen kâr.Gülebiliyorken,sevdiklerimize onlara hissetiklerimizi söyleyebiliyorken, ne diye üzülüp şu ” değerli” vaktimizi harcıyoruz?Karanlığa batıp, olayları dramatikleştiriyoruz?

Yine de dediğim gibi,bazı olaylar durdurulamıyor.Tik-tak’ın neresinde olursak olalım,tikten sonra takın,taktan sonra tikin gelmesi gerek.Yoksa sesler kesilir,saat durur.Yaptıklarından pişman olarak belki de,öylece yatarken sen, üstüne beyaz bir çarşaf örtülüverir.

İlk yazıyı böyle bir konu hakkında yazmak ne kadar akıl kârı bilmiyorum.Ama Tik’ten Tak’a geçmeyi beklerken,içimden gelenleri yazdım.Okuyup “harbi lan!?” derseniz ne âlâ! “Eah bu ne lan?” derseniz…saygılar : )

Not Superman

Etiketler: , , , , ,

23 Haz 07

Dün abimin evinde Kumdan Kaleler’in albümünü buldum günlük. Yıllardır içi boş kapağa bakmak inanılmaz hüzünlüydü. Deli gibi mutlu oldum bulunca. Şu an sana Kumdan Kaleler eşliğinde yazıyorum. Koru Beni çalıyor. (: Nasıl nostaljik oldu anlatamam. Albümün 1996’da çıktığını düşünürsek, en az beş yıldır da albümün izini bulamadığıma göre baya bir etkilemiş beni zamanında. Abim daha lisedeymiş günlük peh peh (:

Daha sonra abimin 3 aylık, 6 aylık ve 9 aylıkken söylediklerinin kaydını tuttukları bi’ kaset buldum. Yıl 1979. Annemin sesini hiç öyle duymamıştım tabi ki. Tarif edemediğim bi’ andı, özlem mi desem, sevgi mi desem bilmiyorum. İşte o tarif edilemez duyguyla gülümseme yayıldı abimin, benim ve babamın yüzlerine. Yeniden o küçücük Bigo olmak istedim, yıl 1996 olsun… Ki hep beraber olalım yine… Yine abimle Kumdan Kaleler dinleyelim, yeniden bana Nick Cave and the Bad Seeds demeyi öğretsin istedim. Çok duygusal oldu be günlük, sorma valla.

Mutlu olmanın, insanları sevmenin ve onları gülümseyerek anımsamanın ne kadar mükemmel bir duygu olduğunu anlayıverdim birden. Keşke bunu hiç unutmasak günlükcüm (:

Sevgiler…

Biterken Kumdan Kaleler Sana Dair çalıyordu =P

Etiketler: , , , , , , , , ,