25 Şub 07
Kimsenin özel isteği olmadan, space’imden…
Reşit olduk valla, ama gel gör ki bir kez daha gördüm şu gerçeği: Hep yalnızlık var sonunda, yalnızlık ömür boyu
Doğum günümü bilmeyenler, hatırlamayanlar, birileri dürtmese hatırlamayacak olanlar, doğum günümde yanımda olamayanlar, olmayanlar, olsalar da keşke olmasaydı dedirtenler, orada olmaları bir anlam taşımayan insanlar…
İnsan bu kadar çok iyi gün dostunun yanında gerçek birilerine ihtiyaç duyuyor, ama nafile… Sevdiğine, sevgilisine sığınıyor bazen; ama onda da “ya kaçıp giderse bir gün” korkusu var. Bağlanamıyor insan, tamamiyle…
Kısacası dostlarım(?); ne 18in bir özelliği var, ne insanın doğduğu günün, ne doğduğu günün yıl dönümünün, ne de bunları hatırlamanın/hatırlayanların… Hepsi bahane; göstermelik ilişkilere randevusuz bir buluşma tarihi… Ne hatırlamış olmanın bir anlamı var, ne o günü iple çekmenin; ne unutmanın bir anlamı var, ne de gün geldiğinde kaçacak delik aramanın. Ne o gün geldiğinde arayan gerçek dostun, ne de unutan sevmeyenin; e o zaman ne anlamı var o günün? Neresi özel bunun?
Alkollü olunca daha yoğun hissediyor insan; daha mutlu oluyor, daha çok üzülüyor, daha çok kahkaha atıyor, daha çok midesi bulanıyor(:]), sorunları belki daha çok, belki de daha az takıyor kafasına… Hatta daha uzun süre güzel kalıyor belki de(malum, kaç saat oldu)…
Üzülüyor insan önüne çok önemli hedeflermiş gibi konan havuçları yakından gördüğünde; ne LGS (şimdiki adıyla OKS), ne ÖSS, ne 18 yaş ne de üniversite… Hiçbiri bir son değil, bir başlangıç da değil; sadece birer havuç. Sırtımıza bir sopayla bağlanmış, bizi hayatta tutan; hiçbir zaman yakalayamayacağımız ama yakalamak uğrunda bir ömür geçireceğimiz, aslında hep aynı olan ama sadece zamanla renk/şekil değiştiren bir havuç.
Daha önce havucunu kaybedip kendini öldüreni görmüş/duymuştum; ama ilk defa bugün duydum havucunu yakalamayı başardığı için intihar edeni. Amaçsız kalınca insan ya da bazen zifiri bazen alacakaranlıkta göremez hale gelince havucu, intihar ediyor. Hayatta kalmak için o havucu birilerinin bize sürekli göstermesine, parmağıyla işaret etmesine ihtiyacımız var galiba…
Ben havucumu kaybettim, hükümsüzdür; bulursanız “allah rızası için” getirin bana…

6.19.2006 12:48:03 – Ankara

Etiketler: , , , , , , , ,

13 Şub 07

Pek bi sevgili günlük,

Geçen gün ben yine bi’ şey fark ettim. Sürekli bişiler fark edip duruyorum zaten, etmezsem çatlıyorum. :p Bu sefer de mutluluğun sırrını keşfettim sanırım ve buradan bunu bütün insanlığa açıklayarak bir sır olmaktan çıkarıyorum. Efenim pek bir sevmiş olduğum güzide insan Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna isimli “büyük öykü”sünde Raif demiş ki: “İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rasgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

İşte ben de kendimi yeni yeni tanıdığımı görünce, çok uzun süredir hayatımda olan ve güya bana yakın olduğunu düşündüğüm bir çok insanı aslında tanımadığımın farkına vardım; ardından da birazcık zahmet edip bir süre konuştuğumuzda birbirimizi tanıyıp mutlu olduğumuzu, ama herhangi bir anlaşmazlık yaşayıp da onu çözmeden içimize attığımızda aramıza gittikçe kalınlaşacak bir duvar ördüğümüzü…

Halbuki tek yapmamız gereken insanları sevmek ve anlaşmakmış. Anlaştıkça birbirimizi daha çok seviyor, daha çok sevdikçe daha iyi anlaşıyor ve mutlu olabiliyormuşuz. Hem cennet ya da cehennemin olup olmadığından da emin değilsek, bu dünyayı yaşanılır kılmamız gerekmiş. Ne düşünüyorsak söylemeli, içimize atmamalıymışız. Mezara götürmenin anlamı yokmuş zira. =D

İnsanları sevmemek için bir çok neden bulabileceğimiz gibi, sevmek için de bulabilirmişiz meğer. Aa hanım koş tespit yaptım, mutlu oldum. Geçen gün de duvarlarda “felsefe insanı mutlu eder” diye bi’ ilan gördüm. Katıldım bu slogana, sonra yine mutlu oldum. Manyak mıyım neyim, Polyanna gibi dolaşıyorum ortalıkta. Artık kafama hiç bi’ şeyi takmamayı, kafamı yastığıma koyduğum gibi rahat rahat uyuyabilmeyi başarabileceğime inanıyorum. Sanırım büyüyorum. Bu noktada da yüce insan Şebnem Ferah’ın “Hayatıma giren herkese, yaşanmış her şeye teşekkürler; büyüyorum sizinle” sözlerini anımsamadan edemiyorum. Her şeyi olduğu gibi kabullenip, kısa cümleler kurmayı da başaracağım tez zamanda. =D

Yüz bininci kez fark ettiğim bir başka mevzu ise, insanların aklımızı okumasını beklemeden derdimizi anlatmamız gerektiğiymiş. Sonra bu zahmetimize değdiğini görüyormuşuz. Ve tahmin edin ne diyeceğim: Mutlu oluyormuşuz. =D Sevelim, sevilelim. Mutlu bir dünya için el ele =D

Etiketler: , , , , , , ,

09 Şub 07

Babam..

Saat 14:50'de silinen tarafından yazılmış

Babamla uzun zamandır konuşmuyorduk. (korsan olanıyla-anlayan anlar..) Onunla konuşmamak işime geliyordu. Ne net saatlerime, ne eve giriş çıkış saatlerime karışan kimse yoktu. Gece geç saatlere kadar nete girebliyordum, gitar çalabiliyordum, rahatsz olsa da inadına birşey demiyordu bu da benim işime geliyordu. Ama annem çok üzülüyordu biz konuşmadığımız için, aile olmaktan çıktık artık bıktım diyordu. Bir gece yine ben kendimi odama kapamış keyfime bakarken elimden tuttu ve salona götürdü beni. Babam orada oturuyordu. Artık barışıcaksınız bıktım dedi. Babam benim çok saygısız, cevap veren vsvs bir kız olduğumu söylemeye başladı her zamanki gibi.. İtiraz ettim.. (Zaten ne zaman dilimi tutabildim ki..) Oysa sussam otursam belki o gece hiç yaşanmayacaktı.. Tartışmaya başladık, o bağırdı, ben bağırdım.. En sonunda tansiyonu çıktı.. Balkona gitti, nefes alamıyordu.. Su getirdim, içmedi. Kolonya getirdim koklatmaya çalıştım.. Ben odaya gidiyorum dedi ve güç bela, sendeleyerek yatak odasına gitti, yattı.. Annemle ben hiç konuşmadan salonda oturuyorduk. Dayanamadım ve bir sigara yaktım, babamın kalkıp salona gelmeyeceğini, kalkamayacağını biliyordum.. Annem babamın yanına gitti, babam evi terkedicem demiş.. Ben de gittim, ben gider gitmez annem ağlamaya başladı, yere düştü ve sinir krizi geçirdi.. Bağırıyordu, kalkmaya çalışıyordu ama kalkamıyordu. Babam onu kaldırmak için ayağa kalkmaya çalıştı ve yere düştü. Bir tarafta hareketsiz yerde yatan babam, diğer tarafta kalkamayan, ağlayan ve sinir krizi geçiren annem..Hangisini kaldırıcaktım? Babam ölmüştü galiba.. Hiç kıpırdamıyordu.. Tek başımaydım, bana yardım edicek kimse yoktu.. Babamın yanına gittim, fısıldadı ‘anneni kaldır ben iyiyim’ dedi. Annemin yanına koştum, ağlıyordu, ağlıyordum.. Güç bela kaldırdım annemi ve yatırdım, hala ağlıyordu..MS hastası bir insan için bu kadar ağlamak 2 hafta yürüyememeye yol açabilirdi.. Babamın yanına gittim, rahat bırak beni dedi. ‘Anneni al ve salona git, ışığı da kapat’ Sanki ölüme hazırlanıyordu.. Korktum, ikinci kez babasız kalmak istemiyordum.. Annemi alıp salona götürdüm. Kahve yaptım.. (Annemi sakinleştiren tek şey kahve-sigaradır. ) Bir bardak su alıp babamın yanına gittim.. Eğildim yere.. ‘Baba.. İyi misin?’ Cevap yok.. ‘Baba seni çok seviyorum, bir kez babasız kaldım, lütfen beni bırakma, bir kez daha dayanamam.. Lütfen baba! Çaba göster hadi kalkalım ve yatağa yat lütfen..’ – ‘Git.. Ben kendim kalkarım..’ Benden nefret ettiğini hissettim bir an.. Az kalsın onun ölümüne sebep olucaktım, ya kalp krizi geçirseydi? Kahrolasıca çenem.. Gecenin geri kalanı annem ve babam arasında mekik dokuyarak, güçlü olmaya çalışarak geçti.. Babam yatağa yatabildi, annemle beraber uyudular.. Ben bütün gece nöbet tuttum, belki bir sorun çıkar diye.. Sabah kahvaltı hazırladım, hep gülümsedim, sarıldım, öptüm, bizi terketmesin diye dua ettim.. O gece 3 farklı soyad taşıyan bir ailenin birbirine ne kadar bağlı olduğu kanıtlandı belki de.. Ayrılma fikri bile bizi ne hallere düşürdü.. Ben de kendimden asla beklemediğim bir dayanıklılık gösterdim.. Babamı seviyorum, öz babamdan kat kat daha fazla..

Etiketler: , , , , , , , ,